|
|
| |
TÜRKİYE'DE TAHRİBAT YARIŞI
(Birgün, 05. 04. 2010)
Birgün gazetesinde Arkeolog ve Fotoğraf Sanatçısı Mehmet Güngör imzalı "Allianoi Gerçek Bir Örnek, Doğa Tahribatı Yarışı Bitmeli"adlı bir yazı yayınlandı. Metni aşağıda olduğu gibi veriyoruz.
Yurdumuzun sivili, devleti, kültürlüsü, kültürsüzü, yoksulu, zengini, zayıfı, şişmanı, bir kültür ve doğa tahribatı yarışı içinde. Bundan bir an önce vazgeçmek zorundayız, yoksa torunlarımıza aktaracak hiçbir şeyimiz kalmayacak.
Kazının ünü, Nymphe’sinin bulunmasından sonra daha da artmış, yurtdışına taşmıştı. Kazı yeri her gün ziyaretçi akınına uğruyordu. Allianoi artık dünya mirası olmuştu.
Bizim, 1.5 m boyundaki Nymphe kızımızın efsanesi çevre köylerde, “o deli sıcağın altında çalışan mezarcılar 3 m. boyunda heykel bulmuşlar” olarak yayılmıştı.
Köylüler, kamyonlarla kazıyı ziyaret etmeye başlamış, “her gün üstünden geçtiğimiz asfaltın altında neler varmış” diyip şaşkınlıklarını gizleyemez olmuşlardı. Akşamları toplanıp günün yorumları yapılıyor herkes düşündüklerini açıklıyordu. Neden sonra elde edilen buluntu ve belgelerin ışığında yöre halkını aydınlatmak için köy köy dolaşılmasına karar verildi.
Bir taraftan da dünyada sayılı olan sağlık yurtlarına bir yenisini eklemenin verdiği gururla, kazı ekibi hızla akan zamanla yarışına devam ediyor, Allianoi’de ise yeniden sıcak su ile tedavi (hidroterapi) yapılsın diye her türlü olanak ve çaba ortaya konuyordu.
Zira Bergama’da yapılan gladyatör dövüşlerinde yaralanan gladyatörlerin tedavisini, o dönemin en ünlü Bergamalı cerrah Galenos (İS 129-216) tarafından yapılmış olmalıydı. Ama buluntulara rağmen hekimin hastalarını yerleşmenin neresinde tedavi ettiğini belirten her hangi bir mekân henüz ortaya çıkarılamamıştı.
Yaz bitmek üzereydi, köprü ile Nymphe’nin çıktığı yerin arasında kalan kısmı kazan arkeolog Bülent Türkmen açmada metal buluntular olduğunu haber veriyordu. Restarotör Ceren Büyükbarda Baykan ile birlikte açmaya gittiğimizde, açmada dağınık halde çok sayıda metal alet bulunuyordu. Allianoi’de 400 yakın cerrahi alet bulunması ve etraftaki mezarlarda birçok erkek iskeletlerinde ve kemiklerde mevcut kesik izlerine rastlanması ve Sporcu hediyelerinin bulunması da buranın ünü Roma’ya kadar yayılan cerrah Galenos’un askeri hastanesi olma olasılığını iyice artırıyordu. Oysa dünyanın bugüne kadar en sağlam ılıcası olarak belgelenecek olan Allianoi’nin henüz çok az bir kısmı kazılmıştı.
Bütün belge ve bilgilere rağmen barajın yapılmasına olanak sağlayan bilirkişi raporları ise ne yazık ki; altında arkeologların imzasını taşıyordu. Gerek koruma kurullarında gerekse uzman raporlarında imzasına rastlanan meslektaşlarımızın hangi dayanaklarla ve bilimsel sonuçlarla bu kararları verdiği ise hâlâ şaşkınlık verici derecede düşündürücüdür.
Oysa çok iyi bilinmektedir ki; bu kadar önemli buluntulara ev sahipliği yapmasına karşın önemsiz olduğunu söyleyen ve bu doğrultuda rapor hazırlayıp, azami 4o-50 yıl ömürlü bir barajın sularına gömülmesine hazırladıkları raporlarla olanak veren meslektaşlarımız, birgün mutlaka tarih önünde kültür düşmanı olarak yargılanacaklardır.
Zaten bu sulama barajıyla Bakırçay Ovası yakınlarında yapılan altın arıtma işi için gerekli olan suyun sağlanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır. Yani amaç sulamadan çok altın arıtma işleminde kullanılacak su rezervinin elde edilmesi olarak ortaya çıkmış durumdadır.
Her geçen kazı döneminden sonra önemi bir kat daha artan Allianoi’de 2007 kazı sezonu sonunda sürdürülen kazılara D.S.İ. tarafından tek taraflı olarak son verilmiştir. Bununla birlikte yerleşim terini keşfederek ortaya çıkaran kazının bilim heyeti başkanı Yard. Doç. Dr. Ahmet Yaraş’ın alana girmesi izne bağlanmıştır. Üstelik hakkında fazla kazı yaptığı gerekçesiyle bir de soruşturma açılmıştır.
Kazı bilim heyetinin talebi
Bizler, Allianoi’un gün ışığına çıkartan arkeologlar ve diğer ilişkili mesleklerden insanlar olarak baraja karşıyız. Çünkü bir proje yapılmadan önce yerinin iyi araştırılması gerektiğinin gelişmiş insan ve devlet olmanın bilimsellikle kurduğu önemli ilişkilerden biri olduğunun farkındayız. Bu farkındalığa bir de Anadolu gibi bir tarihi coğrafyada yaşamanın mecburiyetini eklemek elzemdir. Zira her coğrafyanın bir tarihi vardır elbette, oysa Anadolu tarihin kendisidir. Bunu bağırmanın gereği yok. Zira bu toprağın tarihi sadece üzerinde yaşayanların değil, geçmiş uygarlıkların da tarihidir. Hatta bütün insanlığın tarihidir.
Artık biliyoruz ki; baraj ihalesinden sonra tavşana kaç tazıya tut demenin bir anlamı yok. Bu tür kararlar verilmeden önce barajların yapılması düşünülen bölgelerde mesleğine saygılı kişilerce CED raporları hazırlanmalı, daha sonra karar verilmelidir. Böyle yapılmadıkça ne yazık ki daha çok antik kentler su altında kalacaktır.
Devlet, “ben devletim; yanlış düşünmem, yanlış yapmam” gibi garip ve bilimle sürdürülen bir inatlaşmadan vazgeçmek durumundadır. Meseleye “yanlışın neresinden dönerseniz kardır” atasözündeki gibi yaklaşılması yararlı olacaktır.
Zira dünya da artık baraj yapımından vazgeçmektedir. Zira tarımsal amaçla yapılmış barajlarda, yazın baraj gövdesinde buharlaşan su nedeniyle, baraj suyunda tuz oranının arttığı ve bu su ile tarlasını sulayan çiftçinin toprağını su ile birlikte fazlasıyla tuzlamış olduğu bilimsel bir bilgidir. Böylece toprağın yapısı bozulmakta ve bu yöntemle yapılmış tarımsal işlemden verim alınamamaktadır. Böylece her işlem yılından sonra toprak 3 yıl bekletilmek zorunda kalınmakta ve dolayısıyla verim düşmüş olmaktadır. Onun için özellikle İsrail ve Avrupa ülkeleri ye altı barajları ve yeraltı su kaynaklarını güçlendirmeye çalmaktadırlar.
Meslektaşlarımızın yaptığı başka bir örnek hata ise Bakü-Ceyhan boru hattında bizzat tarafımdan gözlemlenmiştir.
Shell, yaptığı görüşmelerle hattı araştırmak üzere Ankara’dan bir üniversiteyle anlaşıyor ve üniversite de bir heyeti görevlendiriyor, heyet tarafından boru hattı için bir hat tespit ediliyor ve buralarda bir şey yoktur diye kısa bir rapor hazırlanıp Shell’e iletiliyor. Shell, bu rapora güvenmeyip yeni bir araştırma için ODTÜ’den Prof. Dr. Numan Tuna’yı görevlendiriyor. Prof. Tuna da yeniden yapılacak araştırma için başka bir ekip oluşturuyor. Ben de bu ekipte görev alanlardan biriyim. Çalışma sırasında gördük ki hat kimi yerde höyük içinden kimi yerde ise yerleşim yerinin çok yakınından geçiyor. Oysa önceki raporda yapılacak hatta uygunluk raporunun kısa sürede verildiği yukarıda belirtilmişti. Bu da gösteriyor ki kendi yurdumuzun insanı ve meslektaşlarımız kültürümüze maalesef sahip çıkmıyor. Bunun en yakın örneği Hasankeyf’te yapılması düşünülen baraj sürecinde görülmüştür. Bölgede yapılmak istenen baraja sağlanması taahhüt edilen uluslararası maddi destek, yoğun uluslararası baskı nedeniyle geri çekilmiş; ama yurdum insanı bu projenin yürüyebilmesi için hiçbir duyarlılık göstermeden gözü kapalı devreye girebilmiştir. Bu minvalde çeşitli bankalar -ki bunlar Garanti Bankası ve Akbank’tır- sponsorluk yapmak için devreye girmiştir. Bu örneklere Karadeniz ve Munzur barajlarını da eklemek, trajedinin, tarih ve doğa tahribatın hangi boyutlara ulaştığı kolaylıkla anlaşılacaktır.
Yurdumuzun sivili, devleti, kültürlüsü, kültürsüzü, yoksulu, zengini, zayıfı, şişmanı, bir kültür ve doğa tahribatı yarışı içinde. Bundan bir an önce vazgeçmek zorundayız, yoksa torunlarımıza aktaracak hiçbir şeyimiz kalmayacak. |
|

|
| |
PROF. DR. YÜCEL AŞKIN'IN SON DERSİ
(AVAM, 24. 03. 2010)
28 Mart 2010 günü emekliye ayrılacak olan Prof. Dr. Yücel Aşkın, bugün müdürlüğünü yaptığı Yüzüncü Yıl Üniversitesi Anadolu ve Avrasya Araştırmaları Merkezi'nde emekliliğinden önceki son dersi anlattı. Son birkaç haftadır "Modernizmin Düşünsel Temelleri" başlığı altında anlatılan derslerin üçüncüsü "Modernizm ve Düşünsel Temelleri III (Felsefe, Mantık, Dil, Matematik, Biyoloji vd.)" adını taşıyordu. Birkaç gün sonra akademik yaşamına nokta koyacak olan Prof. Dr. Yücel Aşkın, birikimlerini öğrenci ve meslektaşlarıyla paylaşmayı sürdürecektir. Bu anlamda emeklilik yaşamının ilk dersini yine AVAM'da 31 Mart 2010 günü verecek olan Profesör bu derslerin içeriklerinin özet olarak yakında AVAM sayfalarında okunabileceğini söyledi. |
|

|
| |
ALTAY DAĞLARINDA YENİ İNSANSI TÜRÜ
(AVAM, 24. 03. 2010)
AVAM konuyla ilgili ScinceNews'de yayınlanan Bruce Brower'in yazısını Türkçeye çevirdi. Yazının aslı için buraya tıklayınız.
Eski DNA Yeni İnsansı Türe İşaret Ediyor
Genetik veriler gölgede kalmış ve önceden bilinmeyen bir Eski Taş Çağı insan türünü belirleyecek.
İnsa evriminin yeni bir üyesinin ilk kez fosil kemiklerden değil, eski bir gen dizisine dayanılarak keşfedileceği iddia edildi. Daha da şaşırtıcısı, bu kurgusal ve halen gizemli olan insansı, eğer doğrulanırsa, Eski Taş Çağı'nda yaşamış olan Neandertal ve Homo sapiens türleriyle birlikte anılmaya başlayacak.
Almanya'nın Leipzig kentinde bulunan Max Planck Enstitüsü Evrimsel Antropoloji biriminden genetik uzmanı Svante Pääbo, "Radar ekranında henüz bilinmeyen bir insansıya ait DNA bulmak bizim için bir şoktu." dedi. Bu esrarengiz insansı, bir milyon yıl kadar önce beklenmedik bir biçimde Afrika'yı terk etti. Pääbo ve öğrencisi Johannes Krause 24 Mart günü Nature dergisinde konuyla ilgili bir rapor yayınladı.
Araştırmacılar, iddialarını 48.000 - 30.000 arasında Orta Asya'da, Altay dağlarında yaşamış olan bir insansının parmak kemiğinden elde ettikleri DNA'ya dayandırıyor.
Antropologlar, insansı türlerinin Afrika'yı genelde birkaç dalga halinde terk ettiklerini varsayıyorlar. Buna göre, 1.9 milyon yıl önce Homo erectus ile başlayan göç, 500.000 - 300.000 yıl önce Neandertaller ve 50.000 yıl önce ise insanlarla devam etti.
Pääbo'nun öne sürdüğüne göre, yeni gen dizisi Homo erectus'un ardından birçok Afrikalı insansı soyun Asya ve Avrupa'ya göç ettiğine dair senaryoyu destekler niteliktedir.
Bu tuhaf DNA dizisi, 2008 yılında güney Sibirya'da, Altay dağlarındaki Denisova mağarasında bulunan bir parmak kemiğinden elde edildi. Önceki kazılarda mağarada ele geçen taş ve kemik eşyalar, modern insan ve Neandertallerin burada en az 125.000 yıl öncesinden itibaren belli dönemlerde yaşamış oduğunu gösterdi. Bu yerde birkaç da fosil kalıntısı ele geçti.
Kasım 2009'da Neandertal fosili sanılan bir buluntudan DNA örneği alırken, Krause alışılmadık bir mitokondriya dizisi fark etti. Mitokondriyal DNA hücre çekirdeğinin dışında bulunur ve anneden gelir.
Krause, yeni saptanan mitokondriyal DNA'nın eski insansı yerine herhani bir bakteriden ya da fosille temas etmiş olan araştırmacılardan bulaşıp bulaşmadığını anlamak için çeşitli testler yaptı. Fosilden DNA kalıntılarını yakalamak için ileri teknikler kullandı ve ekip Denisova bireyinin tam bir mitokondrial genomunu elde etti. Aynı yaklaşımla daha önce de Neandertallerden (SN: 3/14/2009, s. 5) ve 4000 yıl önce yaşamış bir Grönland adamından (SN: 3/13/2010, s. 5) DNA dizileri toplanmıştı.
Araştırmacılar Denisova mitokondriyal DNA'sını, bugün yaşayan 54 insanın, 30.000 yıl kadar önce Sibirya'da yaşamış olan bir bireyin, en az 40.000 yıl önce yaşamış altı Neandertalin, bir cüce şempanzenin ve bir şempanzenin mitokondriyal dizileriyle karşılaştırdı.
Krause'nin dediğine göre, Denisova fosilinden elde edilen mitokondrial DNA, insandan neredeyse iki kat daha fazla kimyasal pozisyonu olan Neandertal mitokondrial DNA'sından farklı.
Kopenhag Üniversitesi'nden genetik uzmanı Morten Rasmussen konuyla ilgili şunu vurguluyor: “Bu farklılıklar yeni bir insansı türü için yeterli verilerdir, zira bunlar basit ayrışmalar değildir.”
İnsan ve şempanzenin mitokondriyal DNA'sının 6 milyon yıl önce ayrıldığı varsayılırsa, araştırmacılar Denisova insanı, Neandertal ve modern insanın mitokondriyal atalarının 779.300 ve 1.313.500 arasından itibaren birlikte yaşamış olabileceklerini hesaplıyorlar.
Modern insan ve Neandertaller yaygın mitokondriyal DNA ataları tahminen günümüzden 618.000 - 321.200 yıl önce yaşadılar.
Krause ve Pääbo şimdi Denisova fosilinden nükleer bir DNA örneği elde etmek için çabalıyorlar. Denisova insanı, Neandertal insan ve modern insana ait nükleer DNA karşılaştırmaları, parmak kemiği ile belirlenen yeni bir insansı tür ile Neandertaller ya da modern insanlar arasındaki bağları da kontrol etmek için gerekiyor.
Araştırmacılar, nükleer DNA testleriyle cinsiyet belirlemesi yapılmadığı halde Denisova insanını şimdilik "X kadın" olarak adlandırıyorlar.
Krause'nin belirttiğine göre, X kadın’ın parmak kemiği genelde insan kalıntıları sayılan artık ve buluntulala birlikte ele geçmiştir.
Pääbo, "Yaklaşık 40.000 yıl önce Altay dağlarında en az üç insansı türün birlikte yaşadığını şimdilik söylemek mümkündür." diyor. Aynı zaman diliminde, Endonezyada Flores adasında saptanan ve cüce insan diye bilinen Homo floresiensis türü de yaşamıştı (SN: 5/10/08, s. 7). Bu insana ait DNA henüz elde edilmedi.
Manchester Üniversitesi'nden genetikçi Terence Brown'un yayınladığı bir yorumda, daha fazla eski DNA çalışması ile "olasılıkla göç ederek Avrasya'da buluşan erken insan kalabalıklarının sayısı artacaktır" diyor.
New York'daki Doğa Tarihi Müzesi'nden Antropolog Ian Tattersall bu yoruma katılıyor. Tattersall'e göre, son 6 -7 milyon yıl boyunca insansı evrimine iki düzüne kadar yeni tür eklendi. Tattersall, aynı bölgede iki ya da daha fazla türün birarada yaşamış olabileceğinin "olağan" olduğunu söylemektedir.
Tattersall, yeni mitokondriyal DNA dizisinin yeni bulgularla çürütülmediği sürece, yeni bir insansı türüne belirgin biçimde işaret ettiğini vurgulamaktadır.
Buna karşılık, Washington Üniversitesi'nden Antropolog Erik Trinkaus'a göre yeni genetik bulgular kuşkuludur. Trinkaus "Bununla ne yapılır bilemiyorum, en azından bir parmak kemiğinen daha fazla fosil kalıntısı olup olmadığını bilmiyorum." diyor ve ekliyor, "Uzak bir olasılıkla yeni bir insansı tür söz konusu olabilir."
Tattersall'e göre daha az insansı türü olduğunu düşünen Trinkaus, biyologarın yaşayan primatlar arasındaki farklılıkları bile zor tanımladıklarnı belirtiyor. Örneğin, genelde ayrı gruplar halinde yaşayan babunların ayrı özellikler taşımasına karşın, bazen biraraya gelmeleri ve çiftleşmeleri, bir sınıflandırma yapmayı güçleştirir.
Fare gibi hayvanlarda çiftleşme yoluyla bir türden diğerine mitokondriyal DNA aktarıldığını belirterek bu yolla yeni bir tür saptamanın karmaşıklığını kabul eden Pääbo, "Ama X kadını, Neandertaller ve modern insanlar arasında büyük genetik farklılıklar vardır." diyor.
|
|
Rusya Federasyonu'nun Sibirya bölgesine, Altay Krayı adlı eyaletin doğu sınırında yer alan Denisva Mağarası'nın adı, 18. yüzyılda burada inzivaya çekilmiş olan Denis adlı bir keşişten geliyor. Yerel halk buraya "Ayı Taşı Mağarası" diyor.
İlk kazıları 1977 yılında Nicholas Ovodova tarafından yapılan mağarada, Novosibirsk Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü 1982 yılında sitamatik kazıları başlatmştır. Bunun sonucu en eskisi yaklaşık 300 bin yıl eskiye ait çeşitli arkeolojik buluntuların yer aldığı 22 tabaka saptanmıştır.
Mağaranın planı: 1) giriş sınırı, 2) güncel yüzey, 3) Kazılan Holosen dönem yüzeyleri, 4) Kazılan Pleistosen dönem yüzeyleri.
UNESKO Kültür Mirası Listesi'nde yer lan Denisova Mağarası'ndaki kazılardan elde edilen bazı buluntular.
Mağaradaki kaya resimleri.
|
| |
AFYON'DA AHŞAP PERS MEZARI
(AVAM, 14. 03. 2010)
Özgen Acar, bugünkü Cumhuriyet gazetesi Pazar ekinde yayınlanan yazısında, 1969 yılında Afyon’daki Tatarlı Tümülüsü’nde defineciler tarafından yapılan tahribatın bu güne uzanan öyküsünü anlatıyor. Hırsızlar girdikleri mezar anıtında birşey bulamayınca, mezar odasının yapıldığı kalasların bazılarını üzerindeki renkli resimler nedeniyle kesip götürmüşler. Durumu Ankara’ya bildiren Afyon Müzesi Müdürü Hasan Tahsin Uçankuş, aldığı izinle tümülüsü incelemiş ve defincilerin geride bıraktığı bazı kalasların üzerindeki renkli boyalar dikkatini çekmiş. Müdür Uçankuş bu parçaları yerinden sökerek müze deposuna kaldırmış. Tahrip edilen bu değerlerin Pers dönemine ait ve Anadolu’da bugüne kadar bilinen ahşap üzerine yapılmış en eski resim örnekleri olduğu anlaşılmıştı.
Yıllar sonra, Münih’deki Ludwig-Maximilians Üniversitesi’nde arkeoloji profesörü olan Lâtife Summerer, Bavyera Eyalet Arkeoloji Müzesi’nin deposunda incelemeler yaparken bir kutu içinde dört adet boyalı aşap parçası gördü. Müze kayıtlarında bu paçaların bilinmeyen kişilerce Münih’teki bir taşıma şirketine bırakıldığı, 1989 yılında şirketin deposu temizlenirken bu ahşap parçalarının atılmasına karar verildiği ve üzerlerinde boyalı resimler görülünce müzeye teslim edildiği belirtiliyordu. Prof. Dr. Summerer, 2003 yılında Afyonkarahisar Müzesi’nde boyalı ahşap parçaları görünce, Münih’te gördüğü parçalar aklına geldi. Yapılan incelemelerde Afyon ve Münih’teki ahşap parçalarının aynı ağaçtan yapıldıkları ve İÖ 474-471 yıllarına tarihlendikleri ortaya çıktı.
Prof. Dr. Summerer, mimarlık tarihi uzmanı Dr. Aleksander von Kienlin ile birlikte ahşap parçalar üzerinde çalışmalara başladı. Bavyera Müzesi, ahşap parçaları Türkiye’nin Münih Başkonsolosluğu’na teslim etti ve konsolosluk da özel hazırlanmış bu paketleri Ankara’ya gönderdi. 2500 yıl kadar eski, ahşa bir mezar odasına ait olan parçaların Afyon’da biraraya getirilmesi, geçtiğimiz Şubat ayı sonunda basında yankı bulmuştu. Boyalı resimler, Münih Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erwin Emmerling ve Stefan Demeter tarafından onarıldı. Çalışmalar Almanya’daki Gerda-Henkel Vakfı tarafından finanse edildi.

Özgen Acar yazısıda boyalı ahşap kalıntılarıyla ilgili şu ayrıntılara yer veriyor: Münih’ten gelen “doğu” duvarının kalaslarında 17 erkek, 4 kadın, 16 at ve iki arabanın yer aldığı bir cenaze alayı sahnesi görülüyor. Altındaki kalasta ise Perslerle İskitler arasında bir savaş betimleniyor. Pers Kıralı Darius İÖ 519’da ve 513’te İskitlerle savaşmıştı. Resimde belki Darius’un o zaferi anlatılıyor ya da o savaşa katılıp Dinar yakınındaki Kelainai antik kentine “satrap (vali)” olarak gönderilen ve o savaşa da katılmış bir Pers komutanının (!) yaşamöyküsü anlatılıyor. Kral/komutan-satrap, her kim ise, düşmanı olan bir İskit’in karnına kamasını saplarken yansıtılıyor... Tatarlı mezar odasının “Batı” duvarında kurban ya da bir kült sahnesinin varlığı düşünülüyor. “Güney” duvarı ile bağlantılı, mezar odasına ulaşımı sağlayan yörede yalnız “söve” kalasları kullanılmış olup ele geçirilen tek parçanın üzerinde karşı karşıya duran iki yırtıcı hayvan görülüyor... “Kuzey” duvarı ise aşağı yukarı tamamlanmış durumda. Yukarıdan aşağıya, karşı karşıya durmuş aslan-kaplan-sfensk(?), kılıç kalkan oynayan (!) dört savaşçı, üç savaş arabasından oluşan bir alay ve altı kanatlı boğanın yer aldığı bir av sahnesi de yer alıyor.
Özgen Acar ayrıca, onarılan 2500 yıllık ahşap mezar odasının önümüzdeki Haziran ayında, İstanbul’da Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’nde ilk kez sergileneceğini ve daha sonra Afyonkarahisar Müzesi’ne götürüleceğini bildiriyor. |
|
Prof. Dr. Lâtife Summerer
Ahşap mezar odasının sanal iç görüntüsü.
Ahşap kalaslardaki Pers komutanın portre ayrıntısı.
|
| |
"TOPRAKLA YOĞRULAN KÜLTÜR" SERAMİK SERGİSİ
(AVAM, 02. 03. 2010)
İstanbul Galatasaray’da ArkeoPera Sanat Galerisi'nde bugün Yüksel Dede‘nin “Toprakla Yoğrulan Kültür” adlı seramik sergisi açıldı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Prehistorya Anabilim Dalı’nda arkeoloji eğitimi alan Yüksel Dede, yirmi yılı aşkın bir süredir Eski Anadolu seramik yapım tekniklerini araştırıyor. Araştırmacı halen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Taşınabilir Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü’nde akademik çalışmalarını sürdürüyor. Türkiye’de ve yurt dışında çok sayıda projede görev almışolan Yüksel Dede, serginin amacı ve kapsamını şöyle anlatıyor:
Killi toprağın biçimlendirilebilme ve pişirildiğinde sertleşerek şeklini koruyabilme özelliğini keşfeden insanoğlu için bu malzeme, tarihin belli bir döneminden itibaren vazgeçilmez bir hammadde haline gelmiştir. Bu süreç yaşadığımız coğrafya içinde günümüzden 10.000 yıl öncesine kadar inmektedir. İnsanoğlunun tarım ve hayvancılığa yönelip, yerleşik yaşam biçimine geçerek bulguladığı kil ve ondan ürettiği heykelcikler, çanak çömlek ve diğer nesneler, bu uzun soluklu serüvende günlük yaşamdaki yerlerini hep korumuşlardır. İnsanoğlu bu hammaddeden sadece günlük kullanım eşyası olarak faydalanmamış, aynı zamanda duygu ve düşüncelerinin anlattığı bir aktarım aracı olarak da kullanmıştır.
Toprak ilk başlarda elle biçimlendirilmiştir ve arkeolojik buluntulara göre bu geleneğin 3500 - 4000 yıl kadar devam ettiği bilinir. Günümüzde insanlar tarafından belki de en az bilinen bu zaman dilimi içinde her toplum kendine özgü bir çanak çömlek kültürü geliştirmiştir. Her bir eserin insan elinde ayrı bir özenle biçimlenmesi, süslenmesi ve toprağa özgürce istenilen şeklin verilmesi, bu dönemlerde yapılan eserlerin özgünlüğünü sağlamaktadır. Gerek toplumların ihtiyaçları, gerekse kültürel farklılıklar birçok farklı coğrafyada seramik biçimlerinde ve seramiklerin üzerine aktarılan desenlerde inanılmaz bir çeşitliliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yazının daha keşfedilmediği bu dönemleri anlamamızda bu eserlerin büyük yeri vardır.
Serginin başlıca amacı “Deneysel Arkeoloji” yöntemlerinden yararlanmaktır. Geçmiş dönemleri daha iyi anlayabilmemizi sağlayan bu bilimsel yaklaşım bir zaman yolculuğuna benzetilebilir. Kullanılan malzemeler, yapım teknikleri ve üretim koşulları saptanır ve nesnelerin hangi amaçla, nasıl kullanıldıkları öğrenilmeye çalışılır.
Diğer amaç ise insanoğlunun kültürel belleğinin ürünleri olan arkeolojik malzemeleri bilimsel veri olmaktan çıkarmaktır. Binlerce yıl önce yaşayan toplumlarda yalnızca kullanım aracı değil aynı zamanda anlatım aracı olarak da değer gören ve o toplumların yüzünü yansıtan eserlerin sadece müzelerde sergilenmesi yeterli değildir. Geçmiş kültürlere ait nesnelerin taklit edilmeden yorumlanması ve yeniden yaşamımızın bir yerinde var olmasını sağlamaktır.
Sergilenmekte olan seramikler, yukarıda anlatılan amaçlar doğrultusunda, Anadolu ve Balkanlardaki Neolitik ve Kalkolitik devirlerde uygulanan yöntemlerin belirlenmesi, benzer yöntemlerin geliştirilmesi ve benzer koşulların yaratılmasıyla elle biçimlendirilmiştir. Eserlerin hiçbiri bugüne dek bulunan arkeolojik çanak çömleklerin kopyası değildir. Ancak yine de yapılış yöntemi ve üretim koşullarındaki benzerlikleriyle tarihin derinliklerinde kalmış kültürlerin ruhunu yansıtmaktadırlar.
27 Mart 2010 gününe kadar sürecek olan sergi Pazartesi – Cuma 10.00 – 18.00 ve Cumartesi 11.00 – 20.00 arsında gezilebilir.
ArkeoPera Sanat Galerisi için buraya tıklayınız. |
|

|
| |
DİN VE KENTLEŞME: HANGİSİ HANGİSİNİN SONUCU?
(Vatan Gazetesi, 21. 02. 2010)
Newsweek dergisi birçok arkeolog tarafından “tarihin en büyük arkeolojik keşfi” olarak nitelendirilen Şanlıurfa yakınlarındaki Göbekli Tepe’ye geniş yer ayırdı. Bilim insanlarına göre “Yerleşik hayat dini yarattı” teorisi bu keşif ile yerle bir oldu.
1994’te sürüsünü dolaştıran bir çoban, Şanlıurfa’nın 15 km kuzey doğusundaki Örencik Köyü yakınlarında yer alan Göbekli Tepe’de dikdörtgen şeklinde üzerinde oymalar olan taşlar buldu. Keşfin duyulmasından sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü görevlisi Klaus Schmidt, bölgeye gelerek incelemelere başladı. Ve burada bilinen insanlık tarihini baştan sona değiştirecek kalıntılara ulaştı. İlk gelişme Göbekli Tepe adı verilen ve Buzul Çağı’ndan sonra insanlar tarafından inşa edilen ilk tapınak olduğu tahmin edilen bölgenin Piramitler’den 7 bin 500 yıl önce inşa edildiğinin karbon testleriyle anlaşılması oldu. Harvard, Stanford, John Hopkins gibi üniversitelerden bilim adamları burada incelemelere başladı.
Rousseau’nun teorisi çöktü
Newsweek’in “Tarih yeniden yazılıyor” başlıklı haberine göre klasik medeniyet teorisi, önce yerleşik hayata geçildiğini ve ardından köy yaşamı, yazı ve dinlerin ortaya çıktığını söylüyordu. Ünlü Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau, “Kent dini yarattı.” diyerek bu teoriye vurgu yapıyordu. Göbekli Tepe kazılarından elde edilen bilgiler, Buzul Çağı’nı geçiren insanların bu bölgeye geldikleri zaman ancak birlikte dua etmek için bu tapınağı inşa etmiş olabileceklerini gösterdi. Yani önce tapınak inşa edildi ve ardından buradaki yerleşik hayat başladı. Bu da “kent dini yarattı” felsefesinin yerine, “din kenti yarattı” felsefesinin doğru olduğunu ve medeniyet tarihinin bu nedenle yeniden yazılması gerekliliğini gösteriyor. Stanford Üniversitesi’nden Ian Hodder, “Teorilerimizin hepsi yanlışmış.” dedi. Uzmanlara göre Göbekli Tepe’de tapınak çevresinde yaşamaya başlayan insanlar tarım ve hayvancılığı öğrendi ve sonra yerleşik düzende yaşamaya başladı.
Daha yüzde 5'i açığa çıktı
Kazılarda şimdiye dek çıkarılan 45 adet T şeklindeki taş anıtın üzerinde yabani domuz, ördek, yılan, aslan, balık ve avcılık yapan insan figürleri var. Daha yüzlerce taş anıtın çıkarılmayı beklediği bölgenin tapınak olarak kullanıldığı tahmin ediliyor. Uzmanlara göre Göbekli Tepe tam 14 bin yaşında, yani piramitlerden 7 bin 500 yıl daha eski. Şimdiye dek yapılan kazılarda bölgenin sadece yüzde 5’inin açığa çıkarılabildiği belirtiliyor. |
|

|
| |
VAN'DA YENİ BİR AĞUSTOS BÖCEĞİ TÜRÜ BULUNDU
(AVAM, 16. 02. 2010)
Çalışmalarını Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde sürdüren entomolog Prof. Dr. Ahmet Ömer Koçak ile eşi Yrd. Doç. Dr. Muhabbet Kemal Koçak, yaptıkları araştırmalar sırasında bugüne kadar hiç bilinmeyen bir ağustos böceği türünü keşfettiler. Uzun yıllardır Doğu Anadolu bögesindeki böcekleri inceleyen Bay ve Bayan Koçak, uluslararası üne sahip entomoloji bilginlerinden. Bugüne kadar çok sayıda böceğe isim babalığı yaparak bilim dünyasına tanıttılar. Onların da büyük katkı verdiği entomoloji araştırmaları sayesinde Türkiye'de bugün bilinen böcek türü sayısı 15,200'ü aştı. Van'da ise henüz 650 kadar böcek türü bilinmektedir. Bay ve Bayan Koçak'ın araştırmalarıyla bu sayı her geçen gün biraz daha artmaktadır.
İlk kez 2009 yılı yazında, Van Gölü'nün güneydoğusunda, Artos Dağı çevresinde yapılan arazi çalışmaları sırasında keşfedilen ağustos böceği türü, daha sonra ilin başka yerlerinde de görüldü. Van'ın bir sınır ili olması nedeniyle böceğe "Serhat" adını veren araştırmacılar, bu böceğin bilimsel adını ise "Tibicina serhadensis Koçak & Kemal 2010" olarak kayda geçirdiler. Centre for Entological Studies Ankara'nın internet yayın organı Cesa News'in 55. sayısında bu yeni tür ağustos böceğiyle ilgili ayrıntılar ve fotoğraflar yer alıyor. Bu yayını görmek için buraya tıklayınız.
|
|

|
| |
AMERİKA'YI ÖNCE NORVEÇLİLER KEŞFETTİ
(AVAM, 13. 02. 2010)
Müzikolog ve tarih araştırmacısı Haluk Tarcan'ın bildirdiğine göre, Öntürkler konusunda çeşitli araştırmalara imza atan Kâzım Mirşan, Amerika kıtasını ilk kez Norveçli Ön-Türklerin keşfettiğini kanıtladı. Kâzım Mirşan konuyu 2007 yılında yayınladığ "At-Oy Ögüntün Ëminis" adlı kitabında açıklıyor (MMB Yayınları). Bu açıklamanın dayanak noktası Macaristan’da Estergon’da eski müze müdürü Géza Szepessy koleksiyonunda bulunmuş ve hâlen Budapeşte’deki Macaristan Millî Müzesi'nde saklanmakta olan bir haritadır. 1599 tarihli bu haritada haritada İngiltere, Norveç, İzlanda, Grönland ve Amerika kıyıları görülmekte, bir çizgi Norveç'i İzlanda ve Grönland üzerinden Amerika'ya bağlamaktadır. Haritanın kenarındaki yazılar Kâzım Mirşan'a göre "Atlas Okyanusu’nun ortasından geçerek erişen kutsal halk" (AWIS ËRİBİN UW- ÏL) ve "edinilen yurt" (ËDİNİW UY UQUYUZ) anlamlarına gelmektedir. Buradaki "kutsal halk" anlamına gelen "UW-ÏL" sözcüğünün başka bir biçimi olan ve "kutsal on milleti" anlamında "UW-ON", İstanbul/Erenköy yazıtında daha önce saptanmıştı.

Tarih kitapları, Amerika kıtasına ilk kez 1492 yılında Kristof Kolomb'un ulaştığını, ancak bu kıtayı Asya, burada yaşayanları ise Hintli sandığını yazmaktadır. Avrupa dillerinde bu hata nedeniyle Amerika yerlileri halen "Indianer" yani "Hintli" diye adlandırılıyor. İtalyan tüccar Amerigo Vespucci ise Güney Amerika sahillerine yaptığı yolculuklar sırasında, 16. yüzyılın başında burasının yeni bir kıta olduğunu anladı. Bu kıta artık onun adıyla anılmaya başladı.
Oysa onlardan 600 yıl önce, 9.-12. yüzyıllar arasında İskandinavya ve İzlanda’da yer alan yerleşimlerin anlatıldığı Landnámabók metinlerine göre, 985 yılında Kızıl Erik ve arkadaşları, İzlanda’dan batıya doğru yelken açmış ve Grönland’a ulaşmıştı. Burada kurulan koloni 500 yıl sonra 15. yüzyılda bilinmeyen bir nedenle ortadan kayboldu. Bu metinlerde anlatıldığına göre, Erik’in oğlu Leif, 986 yılında yola devam eder ve Vinland (Kanada'nın Newfoundland/Labrador eyaleti olduğu düşünülüyor) adını verdiği bir memlekete varır. Burada bir koloni kurarlar ve çevredeki ormanlarda yaşayan Skraeling adlı bir halkla ticaret yapmaya başlarlar. Fakat Skraelinglerin onları saldırılarıyla sürekli taciz etmeleri yüzünden yeniden Grönland’a dönerler.
|
|
Kâzım Mirşan'a göre, İstanbul/Erenköy Runik yazıtında, en üst sıradaki çift V "UW" diye okunur ve "kutsal" anlamına gelir. Bunun yanındaki N ise "ON" diye okunur ve "Hun" demektir. Orta Asya’daki On, Orta Doğu'ya geldiğinde Hun olmuştur. Buna göre yazının ilk satırı "UW-ON", yani "kutsal Hun" demektir.
Kanada'nın doğusunda Yarmouth bölgesinde 1812 yılında bulunan bir taşın üzerinde Runik yazı bulunmaktadır.
|
| |
OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA İNGİLİZ ARKEOLOGLAR
(AVAM, 10. 02. 2010)
American Journal of Archaeology adlı derginin son sayısında (Cilt: 114/1), Debby Challis'in 2008 yılında Londra'da basılan kitabını konu alan bir yazı yayınlandı. Kitap "From the Harpy Tomb to Wonders of Ephesus: British Archaeologists in the Ottoman Empire 1840-1880" adını taşıyor (Harpia Mezarından Efes'in Harikalarına: Osmanlı İmparatorluğu'nda İngiliz Arkeologlar 1840-1860, xi + 221 sayfa, 53 resim, Duckworth yayınevi, ISBN 978-0-7156-3757-9, karton kapak, 33 Amerikan Doları).
"Harpy Tomb" diye bilinen eser, Charles Fellow'un 1838 yılından itibaren Muğla'nın doğusundaki Ksanthos antik kentinde yaptığı araştırmalar sırasında bulduğu ve parçalayarak İngiltere'ye götürdüğü Likya dönemine ait tonlarca ağırlığndaki mermer bir sandukadır. Bu parçalar İngiltere askeri donanmasına ait gemilerle taşınmıştır. Bölgedeki İ.Ö. 5. yüzyıl mezarlıklarında bulunan bu tür mezar anıtları, yükseklikleri 8 m'yi bulan kuleler üzerindeki süslemeli taş sandukalardan oluşmaktadır. Dört kenarına işlenmiş olan kadın başlı ve kuş gövdeli Harpia kabartmaları nedeniyle "Harpy Tomb" diye adlandırılan taş sanduka 1842 yılından beri British Müzesi'nde sergilenmektedir.
Aynı yazıda, Lucia Patrizio Gunning'in 2009 yılında Surrey'de (İngiltere) basılan "The British Consular Service in the Aegean and the Colection of Antiquities for the British Museum" adlı kitabı da konu ediliyor (Ege'deki İngiliz büyükelçilik servisi ve British Müzesi Antika Eserler Koleksiyonu, x + 224 sayfa, 12 resim, 3 harita, Ashgate Publishing yayınevi, ISBN 978-0-7546-6023-1, cilt kapak, 60 İngiliz Sterlini).
Yazıda, L.P. Gunning'in 1815-1860 yılları arasında Ortadoğu'da görevli İngiliz büyükelçlerinin İngiltere'ye götürülecek eski eserlerin taşınması işlerini nasıl düzenlediklerinin anlatıldığı bildiriliyor.
Yazıyı okumak için buraya tıklayınız. |
|
"Harpy Tomb" üzerine işlenmiş harpia kabartmalarından birini gösteren mermer sanduka parçası.
|
| |
ÜÇÜNCÜ DÜNYA: PORTRELER VE OLAYLAR
(AVAM, 08. 02. 2010)
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Anadolu ve Avrasya Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (AVAM) Müdürü Prof. Dr. Yücel Aşkın, merkezin yeni projesi "Üçüncü Dünya: Portreler ve Olaylar" konusunda aşağıdaki açıklamayı yaptı.
AVAM "Üçüncü Dünya: Portreler ve Olaylar" adlı yeni bir çalışmaya başlıyor. Bu çerçevede, geçmişte ve günümüzde Üçüncü Dünya ülkelerindeki önemli sanatçı, bilim insanı, filozof ve siyasetçilerin yaşam öykülerini, eserlerini ve görüşlerini tanıtmak amaçlanıyor. Ancak, Üçüncü Dünya'yı etkilemiş, buralarda çalışmış, bir anlamda üçüncü dünyalı gibi yaşamış kimi kişiler de bu başlık altında yer alacaktır. Burada ayrıca, doğrudan doğruya Üçüncü Dünya'yı etkilemiş olan bazı uluslararası gelişmelere de yer verilecektir.
Sayfadaki sunumlarda özellikle önem verdiğimiz üç husus vardır; bunlardan birincisi, çalışmalarımız her ne kadar belirli bir coğrafyaya odaklanmışsa da günümüzde çok yaygınlaşmış ve kabul görmüş olmasına karşın "merkezci" bir yaklaşıma itibar etmemesi; ikincisi, tanıtılacak kişilerin aynı dünya görüşünden, inançtan ve gelenekten gelmesi gibi bir standartizasyona gitmeyecek olması, ve sonuncusu ise metinlerin ansiklopedik bir anlayışla sunularak yorumların okuyuculara bırakılmasıdır.
"Üçüncü Dünya: Portreler ve Olaylar" çalışmasına katkıda bulunmak isteyenler <avam@yyu.edu.tr> adresinden bize ulaşabilirler.
Amacımız, Türkiye'nin de parçası olduğu Üçüncü Dünya'nın unutulmuş ya da unutturulmaya çalışılan tarihini, eğer bir yerlerde hala duyanlar varsa, onlara sınırlılıklarımız ölçüsünde hatırlatmaya çalışmaktır. Üçüncü Dünya'nın önemli kişileri ve olaylarını yeniden programlı bir biçimde ele almak, sözkonusu coğrafyanın klişe yargılarla tanındığı gibi olmadığını, diğer birçok farklı kültüre de söyleyeceklerinin olduğunu, merkezi olmayan evrensel bir kültür birikimine özgün ve önemli katkılarda bulunulabileceğini gösterecektir. |
|

|
| |
100 MİLYON YILLIK DİNAZOR AYAK İZLERİ BULUNDU
(Şhinhua Haber Ajansı, 06. 02. 2010)
Çinli arkeologlar aynı yöne doğru giden dinazorlara ait 3000'de fazla ayak izi bulduklarını açıkladı. Şhinhua ajansına dayanarak dünya medyasına yansıyan habere göre uzmanlar, Şandong eyaletinin doğusunda bulunan ayak izlerinin 100 milyon yıldan daha eski olabilceğini belirttiler. Çin Bilimler Akademisi Omurgalılar Paleontoloji ve Paleoantropoloji Enstitüsü'nden Vang Haijun, izlerin 10-80 cm büyüklüğünde olduğunu belirterek, aralarında Tyrannosaurus, Coelurosaurs ve Hadrosaurs türlerinin de bulunduğu altı türün ayak izlerine rastlandığını söyledi. Wang, ayak izlerinin hepsinin aynı yönde olmasının ya büyük bir göçü, ya da etçil dinozorla karşılaşmış otçul emsallerinin panik halinde kaçışını gösteriyor." dedi. Zhucheng kenti yaknındaki kazıların yapıldığı yerde bugüne kadar bilinen en büyük dinozor fosiliyle birlikte toplam 7600 kadar fosil gün yüzüne çıkarılmıştı. Bu yüzden bölgeye "Dinozor Kenti" adı verilmişti.
|
|

|
| |
DİVAN-I VERNE TÜRKÇE'YE KAZANDIRILDI
(AVAM, 04. 02. 2010)
Salkımsöğüt Yayınevi, "Divan-ı Verne" adlı kitapla sonunda Charles Vernay'ın (Şarl Verne) Türkçe ve Farsça şiirlerini Türkçeye kazandırdı.
1842 yılında Paris'de doğan Vernay, daha 14 yaşındayken Fransızca dışında İtalyanca, İngilizce, Türkçe ve Farsça biliyor, şiir yazıyordu. Dokuz yaşındayken, 12 Kasım 1851 günü Saint-Flour Piskoposu'nun Fransa Cumhurbaşkanı Napolyon Bonaparte için yaptığı bir konuşmanın 46 sayfalık ve bazı kilise vaazlarının 16 sayfalık kitaplar haline gelmesini sağlamıştı.
Kendini "Fransız, İtalyan, Türk ve İranlı şair" diye tanıtan Vernay, Fransızca şiirlerini ilk kez 1854 yılında Paris'te basılan "Poésies Nationales et Religieuses" adlı kitapta topladı. Aynı yıl III. Napolyon için 16 sayfalık "Poésies nationales et discours à s.m. l'empereur Napoléon III" adlı bir başka şiir kitabı daha yayınladı. Bu sırada 11 yaşında idi.
Arap, Fars ve Osmanlı şiirleriyle de ilgilenen Vernay, bu dilleri de öğrenerek Osmanlıca ve Farsça şiirler yazdı. Bu şiirleri 1858 yılında, "Poésies Turques et Persanes" adlı kitapta topladı. Ertesi yıl "Poésies turques et persanes: cent quarante et une pièces" adıyla bir kitap daha çıkardı. Kitabın adından, içinde 141 adet Osmanlıca ve Farsça şiire yer verdiği anlaşılıyor.
Şairin, çocukluğunda okuduğu tarih kitapları nedeniyle Osmanlı ile İran dilleri ve kültürlerine ilgi duyduğu söylenmektedir. Kendi kendine öğrendiği bu dillerde yazdığı şiirlerini yayınladığında henüz 16 yaşındadır. Zamann Osmanlı padişahı Abdülmecid'e de bu kitaptan bir kopya gönderdiği kayda geçmiştir. Zamanın koşullarında Arapça harflerle ve dekoratif süslemelerle düzenlediği kitap sayfaları ancak litografya yöntemiyle basılabilmiştir. Başında uzunca bir giriş metni olan kitap, toplam 112 sayfadır ve 20 sayfasında Farsça şiirler vardır. Charles Vernay bu şiirleri, adının okunduğu biçimiyle, "Verne" diye imzalamıştır.
Bu kitap içindeki Farsça şiirler çıkarılarak ve Osmanlıca şiirlerin transkripsiyonları yapılarak Türkçe'ye kazandırılmıştır. Osmanlıca şiirler, zamanın Osmanlı devlet büyükleri için yazılmış kasideler ile elif-bâ sırasına göre düzenlenmiş gazellerden oluşmaktadır. Kitabın sonuna bir de sözlük eklenmiştir.
Dünya Edebiyat tarihinde, harika çocuk Charles Vernay'a pek fazla ilgi gösterilmediği anlaşılıyor. Türkçe'de ise şairin "Vernay" olan soyadı "Verni", "Verne" (Fransızca okunuşu), "Verney" ya da "Vernet" biçiminde yazılıyor. 1860'lı yıllardan sonra şair ile ilgili yeni bir bilgi yoktur.
Kaynaklar, zamanında bu çocuk şairin Osmanlı padişahı Abdlmecit'in övgüsünü aldığını ve aynı zamanda Avrupa ve Rusya maslahatgüzarı Haydar Efendi'nin takdirini kazandığını yazmaktadır.
Türkiye'de daha önce 1922 yılında Ali Emîrî tarafından hazırlanan Vesâikû'l âsâr adlı dergide Vernay'ın da bir şiirine yer verilmiştir. "Kitap-lık" adlı derginin Aralık 1993 sayısında ise Reşit İmrahor'un bir inceleme yazısında Charles Vernay'a değinilmiştir (Ejder Ayden'den Charles Vernay'e Üç Portre" sayı 4, s.14). 1995 yılında Nar dergisinin üçüncü sayısında bir şiiri yayınlanmıştır (çeviren ve sunan: Burak Barutçu). 1998 yılında İstanbul Üniversitesi'nde "Charles Vernet Divanı" adıyla bir yüksek lisans tezi verilmiştir (Hayriye Serap Köktürk, danışman: Prof. Dr. Kemal Yavuz). Charles Vernay'ın divanı konusuna bir yüksek lisans tezi de Bakü’deki Qafqaz Universiteti'nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde, Setter Durmaz tarafından “Şarl Verne Divanı İnceleme-Metin-Sözlük” adıyla verilmiştir (2007, danışman: Prof. Dr. Ömer Okumuş).
Salkımsöğüt Yayınevi tarafından basılan "Divan-ı Verne" adlı kitap ise Serhan Alkan İspirli tarafından hazırlanıştır. Dr. İspirli, Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesidir. |
|
Charles Vernay'ın 1854 yılında basılan "Ulusalcı ve Dinsel Şiirler" adlı kitabının iç kapağındaki fotoğrafı.
Divanı Verne adlı kitabın kapağı.
|
| |
"UYGAR" MI YOKSA "İLKEL" Mİ?
(AVAM, 01. 02. 2010)
Lewis Henry Morgan "Ancient Society" adlı (ilk basım 1877) kitabında, Kuzey Amerika'da, Avrupalı göçmenler tarafından ugarlıkları yok edilen İrakua yerlileriyle ilgili ayrıntılı bilgiler veriyor (bu ad Türkçe'ye İngilizce "Iroquois" yazımına göre yerleşmiştir). İrakualar klan şeflerini yetişkin kadın ve erkeklerin oylarıyla seçerlermiş. Gerçi klan şefi yaşam boyu görevde kalmak için seçiliyormuş, ama seçmenleri hoşnut etmezse her zaman görevden alınabilirmiş. Ayrıca, seçilen klan şefi ancak kabile konseyi tarafından onaylandıktan sonra göreve başlayabiliyormuş. Kabile konseyi kararını oybirliğiyle almak zorunda imiş ve seçilen klan şefini veto etmek hakkına da sahipmiş. Seçilen klan şefleri İrakuoların en yüksek konseyini oluştururmuş. Bu konsey halk önünde toplanmak ve kararlarını yine oybirliğiyle almak zorunda imiş (Eski Toplum I, çev. Ü. Oskay, Payel Yayınları 1986, s. 160-164). Bu durum ancak "uygar demokrasi" olarak tanımlanabilir.
1914 kışında bir İrakua klanı.
Başka bir "uygar" halk da Pasifik adalarından biri olan Tanna'da yaşıyor. Vatan gazetesinde 23 Eylül 2007 günü onlarla ilgili bir haber yayınlandı:
İlkel bir kabileye mensup 4 yerlinin ilginç Londra izlenimleri...
Pasifik’teki “Mutlu insanlar ülkesi” olarak bilinen Vanuatu’nun güneyindeki Tanna Adası’nın yerli halkı, yıllardır ’modern’ dünyadan uzak huzurlu bir yaşam sürüyordu. Elektriğin olmadığı barakalarda yaşayan, para kullanmayan, sadece tarım ve balıkçılıkla geçinen bu kabile geçen ay medeniyetle tanıştı ve tanıştığına da bin pişman oldu. İngiliz “Channel 4” kanalı, ’Yerlilerle Tanışın’ adlı üç bölümlük bir reality şov için Tanna yerlilerinden biri reis dört kişiyi İngiltere’ye götürdü. Bir hafta boyunca İngiltere’de kalan yerliler sokaklarda dolaştı, televizyon izledi, futbol maçına gitti, köpeklere bakım yapılan kuaför salonlarını gezdi.
Yerliler güç bela kendilerini adalarına atarken, grubun içindeki kabile reisi Şef Yata izlenimleri sorulduğunda şunları söyledi: “Asıl ilkel olan sizsiniz, bizde kimse sokaklarda yatmaz. Evsizlere hemen bütün köy toplanıp bir baraka yaparız. Bizim havamız daha temiz. Yiyeceklerimiz de taze. Bizde çocuğu olmayan ailelere başkası çocuk yapıp verir. Bizde çocukları şiddete sevkeden tv de yok radyo da. Biz çocuklarımıza masal anlatırız. Televizyon dediğimiz şey çok yorucu ve izlerken insanı sinirlendiriyor. Biz insanlarla yüzyüze konuşmayı ve onlardan yanıt almayı tercih ederiz. Sizde para diye bir şey var hepinizi mutsuz ediyor. Biz takas usulünü kullanıyoruz.” Şef Yata’nın adasına döner dönmez kabilesine verdiği ilk nasihat de “Sakın İngiltere’ye gitmeyin” oldu.” |
|
İrakualar, kulandıkları evler nedeniyle kendilerini "Haudenosaunee", yani "uzun ev insanları" diye adlandırırlar. Bu ad kendi aralarında bazen "hiro kone" biçiminde seslendirilir. Bu adı ilk kez Fransızlar "Iroquois" diye yazmışlar ve Avrupalılar da böyle benimsemiştir.
Bir televizyon kanalının davetiyle İngiltere'yi ziyaret eden Tanna adası yerlileri. |
| |
ÇİN PİRAMİTLERİ VE SPEKÜLASYONLAR
(AVAM, 28. 01. 2010)
Çin'de Mısır piramitlerine benzeyen yapıların varlığı Yeni Dünya'da ilk kez, 1912 yılında Fred Meyer Schröder ve Oscar Maman adlarında iki Avusturyalı gezgin tarafından duyurulmuştu. Daha sonra, 1947 yılı 28 Mart günü New York Times gazetesinde çıkan bir haberede, Maurice Sheahan'ın Çin'in ortasında büyük bir "beyaz piramit" gördüğü yazılmıştı. Sheahan gerçekte, Çin üzerinde uçan Trans World Airlines şirketinin Uzakdoğu müdürü idi. Gazetede anlatılan hikayede bir de A.B.D. Hava Kuvvetleri pilotu vardı ve iki gün sonra aynı gazetede bir fotoğraf yayınlanmıştı. Daha sonraki yıllarda bu hikayeye Çin'deki piramitleri konu alan bütün kitaplarda gönderme yapıldı. 1994 yılında, Alman tur operatörü Hartwig Hausdorf'un "Die Weisse Pyramide" adlı kitabında çok sayıda fotoğraf ve yeni bilgiler yayınlanınca Çin piramitlerine duyulan ilgi de artmaya başladı.
Çin'in Şaanhi eyaletinde, Kin Çuan ovasındaki piramitlerden bir görünüş.
Çin piramitleri, ülkenin tam ortasındaki Şaanhi eyaleti sınırları içinde, Kin Çuan ovası üzerindeki Şianyang kentinin kuzeyinde yer almaktadır. Bazılarının boyutları Mısır piramitleri kadar olan bu piramitler, tamamen kerpiçten inşa edilmişler ve hepsinin tepesi kesik bırakılmıştır. Çin kaynakları bu piramitlerin İÖ 202 - İ.S. 9 yılları arasında, Şi Han döneminde yapılan mezar anıtları olduğunu belirtmektedir. İntenette yayınlanan haberlere göre, arkeolojik kazılar yapılan piramitlerde mumyalanmış cesetler ve çeşitli eşyalar otaya çıkarılmıştır.
Çin piramitleri ilk kez, 25-30 Ağustos 2008 günleri arasında Bosna-Hersek'in Sarajevo kentinde yapılan uluslararası bilimsel toplantıda (ICEA 2008) Çinli arkeologlar tarafından verilen bildirilerle bilim dünyasına tanıtılmıştır. Çin'de bulunan yaklaşık 400 piramit konusunda arkeolojik araştırmalar halen sürmektedir. Çindeki piramitler konusunda Çinli araştırmacılar, Avrupalı araştırmacılara göre farklı bakış açılarına sahiptir. Bugüne kadar çeşitli kitaplarda ve internette yayınlanan bilgiler spekülatif karakterlidir. Bilim insanları, Çin'deki piramitler konusunda çözülmesi gereken daha birçok soru olduğunu belirtmektedirler. Çinli arkeloglar bu yapılara "tepe" demeyi tercih etmekte, bu tepeler "mosole" denilen büyük mezarlıklarda yer almaktadır. Bir mosele, en az iki piramit, bunların çevresinde ise yüzlerce küçük mezar tepesi ve toprak mezarı kapsamaktadır. Çin'deki piramitleri araştırmak için tarihsel kayıtların ele alınması, ayrıca bölgesel gelenekler, inanışlar ve efsanelerin de dikkatle incelenmesi gerekmektedir.
1999 yılında incelenmeye başlayan Han Yangling Mosolesi'nde iki büyük ve iki küçük piramit ile soylulara ve yüksek memurlara ait çok sayıda mezar tepesi bulunmaktadır. Çok sayıda bilim insanının çalıştığı bu projede elde edilen bilgi ve buluntular kurulan bir müzede sergilenmektedir. Han Yangling Mosolesi'ndeki iki büyük piramit Batı Han Hanedanlığı'ndan İmparator Liu Ki (İ.Ö. 188-141) ve eşi Wang'a aittir. Tarihsel kayıtlar bu piramitlerin 28 yılda (İ.Ö. 152-128) tamamlandığını göstermektedir. Mezarlarda yapılan kazılarda çok sayıda pişmiş toprak heykelcik ele geçmiştir. Büyüklükleri 56-62 cm arasında değişen insan heykelciklerinden kadın heykelcikleri 30-55 cm boyunadır. Çok sayıdaki boyalı hayvan heykelciği arasında ise boğa, at, tavuk, domuz, koyun, köpek ve balık betimleri görülmektedir.
Son zamanlarda Çin'deki piramitleri "Ön Türkler" ile ilişkilendiren internet haberleri ortaya çıkmıştır. Gerçekten yeryüzündeki piramit yapılar ilgi uyandırmakta ve spekülatif haberler artmaktadır. Aşağıda bu tip iki örnek haber yer almaktadır:
1. 19. yüzyılın sonlarında Rus araştırmacılar, Rusya'nın doğu ucundaki Primorsky eyaletinin güneyinde bulunan liman kenti Nakhodka yakınında iki adet piramite bezeyen tepe olduğunu bildirmişlerdir. Bu nedenle dünya piramitler listesinde bu tepeler de yer almaktadır. Günümüzde brat (erkek kardeş) ve sistra (kız kadeş) adlı bu tepelerden birinde tepeyi oluşturan doğal kayalıkta taş ocağı işletmesi yer almaktadır.
2. 2005 yılı sonbaharında Bosna-Hersek'in Visoko kenti yakınında piramitler bulunduğu söylenmiş, hemen ertesi yıl bölgede araştırmalar ve arkeolojik kazılar başlatılmıştır. Bölge turistlerin ilgi odağı haline gelmiş ve 2008 yılı Ağustos ayında Sarayevo'da yapılan uluslararası bilimsel tolantıların sonuç bildirgesinde, "Visoko'daki Bosna Piramit Vadisi, önemli bir jeoarkeolojik ve epigrafik araştırma alanıdır." diye yazılmıtır.
Bu haberin hazırlanmasında <http://www.world-pyramids.com> adresindeki bilgilerden yararlanılmıştır. |
|
1947'de New York Times'da yayılanan siyah-beyaz fotoğraftaki yapı, daha sonra Batı Avrupalı yayınlarda "Beyaz Piramit" diye anılmaya başladı.
Eski bir hava fotoğrafında görülen Çin'eki Ya Sen mezarlığı piramitlerinden özellikle küçük olanları tarım çalışmaları nedeniyle artık yok olmuştur.
Rusya'nın doğu ucundaki Nakhodka kenti yakınında yer alan ve piramit sanılan iki doğal tepe.
|
| |
DİYARBAKIR ARKEOLOJİ MÜZESİ 'NEM'DEN KAPALI
(Radikal, 24. 01. 2010)
11 bin yıllık eserlerin sergilendiği Diyarbakır Arkeoloji Müzesi, su baskınları nedeniyle oluşan nem yüzünden 2,5 yıldır kapalı.
Mezopotamya Ovası'nda geçmişten günümüze kadar yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen paha biçilemez tarihi eserlerin ve insanoğlunun tarıma ilk geçtiği yer olan Çayönü'nde elde edilen 11 bin yıllık eserlerin sergilendiği Diyarbakır Arkeoloji Mezesi'nin, su baskınları nedeniyle oluşan nem yüzünden 2.5 yıldır kapalı olduğu ortaya çıktı. Türkiye’deki 41 ulusal müzeden biri olan Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'nin, her kış yağan yağmur nedeniyle çatısının akması ve tarihi eserlerin sergilendiği salonlardaki nem nedeniyle, Bakanlığın oluru ile 2.5 yıl önce kapatıldığı bildirildi. Nemden etkilenen salonlardan toplanan paha biçilmez eserler paketlenirken, İçkale’de dünya standartlarında yapılması planlanan yeni müzenin inşaatına bir türlü başlanmaması ve yapılan ihalenin iptal edilmesi sıkıntı yaratıyor.
Türkiye’deki 41 ulusal müzeden biri olan ve bugüne kadar Mezopotamya ovasında yapılan kazılarda elde edilen paha biçilemez tarihi eserlerin sergilendiği Diyarbakır Arkeoloji Müzesi, her yağmur yağdığında su baskınına uğradı. Müze’nin yağmur sularından korunması için yapılan çatı tadilatları ve çatının bir kısmının üzerinin naylonlarla örtülmesi de fayda etmeyince Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın oluru ile müzenin Temmuz 2007’de kapatıldığı ortaya çıktı. 2007 yılında sağnak yağmur ve su baskınına uğrayan müzedeki sergi salonları, oluşan nem nedeniyle kullanılamaz hale gelirken, salonun duvarlarının sıvalarının da döküldüğü görüldü.
Müze kapatıldı, eserler paketlendi
Bakanlığın oluru ile müze kapatılınca, bugüne kadar neme karşı direnen paha biçilmez eserler de kurulan laboratuvarda elden geçirilerek, yeni yere taşınmak için paketlendi. Bakanlığın İçkale’de yapacağı ve dünya standartlarından olacağı belirtilen müze için yapılan ihale ise, bilinmeyen bir nedenle iptal edildi. Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'ndeki tarihi eserler, sergilenmek için yeni müzenin açılmasını beklerken, yetkililerin daha önce zamanında bitirilmesi konusunda söz verdikleri yeni müze ile ilgili çalışmaların ne zaman tamamlanacağı ise belirsizliğini koruyor.
Kapalı müzede neler var
Nem nedeniyle Bakanlığın oluru ile 2.5 yıl önce kapatılan Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'nde, Mezopotamya ovasında günümüze kadar yapılan kazılarda elde edilen paha biçilmez eserlerin yanı sıra, insanoğlunun tarıma ilk geçtiği yer olan Ergani Çayönü'nde elde edilen 11 bin yıllık eserler ve ilk tarım araçları da bulunuyor. Bismil İlçesi'ne bağlı Ziyarettepe'de yapılan kazılarda yeni Asur devletinin sınır başkenti ve orada ele geçen eserler, Artuklular’ın bastıkları amida yazılı sikkelerin de yer aldığı müze, 2006’da Almanya’da düzenlenen, ‘İnsanlığın ilkleri 12 bin yıl önce Anadolu’ adlı sergide bazı eserleri ile yer almıştı. |
|
Radikal gazetesindeki fotoğrafta müze depolarının durumu görülüyor.
|
| |
KIBRIS-DOĞU AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ'NDE TARİH VE ARKEOLOJİ BÖLÜMLERİ KAPATILIYOR
(Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, 23. 01. 2010)
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden Arkeolog Dr. Rıza Tuncel'in mektubu merkezimize ulaştı.
Ben Doğu Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Rıza Tuncel. Size bu mektubu kapatılması düşünen bölümlerimize destek sağlanmasını rica etmek için yazıyorum.
Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünün yanısıra Müzik, Tarih, İngiliz Dili ve İnsani Bilimler bölümleri de kapatılmanın eşiğindedir. Bu öneriyi sunan rektörlüğün gerekçesi bu bölümlerin az öğrenci çekmesi ve mali olarak kar getirmemesi (veya zarar getirmesi). Aslında Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde tüm bölümlerde öğrenci sayılarında bu yıl büyük bir düşüş yaşanmıştır. Mevcut kontenjan ve gelen öğrenci sayılarına bakıldığında oran hemen hemen her bölümde aynıdır. Fakat bizler (Arkeoloji ve Sanat Tarihi, Tarih, Müzik, İngiliz Edebiyatı ve İnsani Bilimler) küçük bölümler olduğumuz için öğrenci sayımız gerçekten düşük. Garip olan, Mühendislik Fakültesi 7 milyon TL zarar ederken (ki bizim bağlı bulunduğumuz Fen ve Edebiyat Fakültesi 2 milyon karda) bu fakülteye herhangi bir yaptırım uygulanmıyor.
Üniversite zaten yeniden yapılanmanın (yeni müfredatlar, programlar, ve American Major/minor sistemine geçiş) eşiğindeyken ve tanıtım çalışmalarının daha yoğun olarak yapılıp, yeni bazı servislerle öğrenci sayısını artırmayı planlarken (ki Rektörümüz geçen günkü ziyaretinde üniversitenin genelinde öğrenci sayısının artmaması durumunda geleceğin pek parlak olmadığını bizzat söyledi) alel acele bu bölümlerin kapatılmasına anlam veremiyoruz.
Herkes fedakarlık ve yeniden yapılanmanın gerekliliğinin farkında. Fakat ilklere imza atan (bizim bölümün Kıbrısta ilk Kıbrıs Türk kazısı, Kuzey Kıbrıs'ta ilk uluslararası kazı, Gazimağusa'yı Dünya Anıtlar Fonu'na aldırmak, Müzik Bölümü'nün Avrupa Konservatuvarlar Birliği'ne üyelik gibi) bu bölümlerin, hem akademik yayınlarıyla hem de yurtdışı ile beraber gerçekleştirdikleri değişim programları ve projeler göz önüne alındığında bu kadar kolay kurban edilmemeleri gerektiğini düşünüyoruz.
Alternatif çözüm önerileri sunup, aynı zamanda tanıtımın gerekliliğine dikkat çekiyoruz. Diğer yandan KKTC Devleti'nin bir vakıf üniversitesi olan üniversitemize katkısı 0 (evet sıfır) TL'dir. En azından bir üniversite için prestij bölümleri olan ve ülkenin kültürüne ve kültürel hayatına sağladıkları katkılardan dolayı bu bölümlerin desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Buna ek olarak Doğu Akdeniz Üniversitesi, Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü KKTC'nin tek Arkeoloji bölümüdür. Güney Kıbrıs'ın her fırsatta Kuzey'deki kültürel miras'ın korunmadığı, sistematik olarak talan ve yok edildiği propagandasını yaptığını da biliyoruz. Bu kültürel miras'ın korunmasında büyük rol oynayan Bölümümüz de kapanırsa, çok kısıtlı imkanları ve yeterli personeli olmayan Eski Eserler Dairesi de zaten hiçbirşey yapamayacaktır.
Bu bölümlerin kapatılması belki üniversite'nin tasarruf kumbarasına birkaç kuruş koyabilecektir ama KKTC'nin ve DAÜ'nün prestij kaybı bu kazançla kıyaslanamayacak kadar çok olacaktır. Bir üniversite'nin bu bölümleri kapatması, hem kültüre önem vermediği mesajını, hem de ileride başka bölümleri de kolayca kapatabileceği mesajını dışarıya vermiş olacaktır.
Bu olayın ancak yüzeysel bir özeti. Daha detaylı bir rapor çalışması içerisindeyiz. Yakında Türkiye'de bulunan tüm Arkeoloji Bölümleri'nden desteklerini istemek için bir mektup ayrıca göndereceğiz.
Şimdilik internet üzerinden bir destek kampanyasını Facebook üzerinden başlattık. Eğer tanıdığınız ve bu konuda bize manevi olarak destek olabilecek başka kişiler, web siteleri, vs. varsa bu mesajın ve Facebook bağlantı adresinin dağıtılmasını rica ediyorum.
Dr. Rıza Tuncel |
|
|
| |
AVRUPALI ERKEKLER ANADOLU'DAN ÇIKTI
(Cumhuriyet, 21. 01. 2010)
İngiltere’deki Leicester Üniversitesi tarafından düzenlenen araştırma, Avrupalı erkeklerin büyük bir bölümünün Anadolu ve Ortadoğu’dan geldiğini ortaya koydu. Erkeklerdeki Y kromozomlarının incelendiği gen araştırmasında, Avrupalı erkeklerin 10 bin yıl önce Anadolu ve Ortadoğu’dan Avrupa’ya göçen çiftçilerin torunları olduğunu gösterdi.
İrlanda ve Ortadoğu
Avrupa çapında 2 bin 574 kişinin DNA’ları üzerinden kıtanın farklı bölgelerindeki erkeklerde Y kromozomundaki farklılaşmayı inceleyen araştırmacılar, en çok görülen kromozomlarla Anadolu ve Ortadoğu’daki erkeklerin kromozomları arasındaki farkın oldukça az olduğu sonucuna ulaştı. Bu sonuç, Avrupalı erkeklerde görülen Y kromozomunun yüzde 80’inin Ortadoğu kökenli olduğunu, bu oranın özellikle kuzeybatı Avrupa’da çok yaygın olduğunu, İrlanda’da ise yüzde yüze kadar ulaştığını ortaya koydu.
Sonuçlar Avrupa’daki erkek genlerinin kökeninin Anadolulu çiftçilere dayandığını açıklarken bunun Avrupa’da avcılıkla geçinen toplulukların çiftçilik tekniklerini Anadolu ve Mezopotamya’dan öğrendiği yönündeki tarih tezlerini de doğruladı. |
|
|
| |
İNSANOĞLUNUN İLK ÖĞÜTME TAŞLARI
(CBT 1189 - Nilgün Özbaşaran Dede, 01. 01. 2010)
Mozambikli ve Kanadalı bilim insanları Mozambik’teki bir mağarada insanoğlu tarafından kullanılan en eski öğütme taşlarını buldu. Bugüne kadarki bilgilere göre avcı ve toplayıcı toplumların et ve yemişle beslendikleri kabul ediliyordu. Karbonhidrat içerikli beslenme alışkanlığı, yerleşik yaşam biçimine geçen insanların tahıl ekmeye başlamasıyla gelişmişti.
Ancak son buluntular insanların 105.000 yıl önce en azından tahılı öğütmeye başladıklarını göstermekte. Bilim insanları Malavi gölü yakınında 60.000 yıl boyu çeşitli amaçlarda kullanılan bir mağarayı incelerken, mağaranın içindeki bir oyukta tarihöncesi devirlere ait bol miktarda taş alet, hayvan kemiği ve bitki kalıntıları bulmuş. Bulunan 555 aletten 70 tanesini seçen Julio Mercader (Calgary Üniversitesi), spatula, delici, öğütme taşı ve biz gibi aletlerle birlikte 2.369 bitki kalıntısını incelemiş. Bitki kalıntılarının %89’u, günümüzde de hâlâ ekmek, bulamaç ve alkollü içecek üretiminde kullanılan darının atası olan sorgum darısından oluşmakta.
Öğütülmüş darı tanelerinin büyüklüğü de günümüzde aynı bölgede kullanılmaya devam edilen darı unununkiyle aynı. Geriye kalan bitki kalıntıları ise kırmızı muz, makalani palmiyesi, güvercin bezelyesi ve Afrika patatesinden ibaret.
İnsanoğlunun son buz devrinin sonlarında (12.000 yıl kadar önce) yerleşik yaşam biçimine geçtikten sonra tahılı ekip işlemeye başladığı kabul ediliyordu. Bu buluntular insanların Mezolitik devirde ve son buz devrinin başlarında da tahılı işlediklerini kanıtlamakta. |
|
|
| |
BİTLİS FOSİLLERİ İNCELENDİ
(AVAM, 06. 12. 2009)
Daha önce basında yer alan ve milyonlarca yıl önceki Tetis denizinin izleri olduğu bildirilen Bitlis'deki fosil kalıntılarının, istiridye kabukları olduğu anlaşıldı. Bitlis'de çok sayıda mermer ocağı işleten Nesim Haspolat'ın söylediğine göre, bu fosilleri içeren mermer, 9 m kalınlığındaki bir başka mermer katmanının altında bulunuyor ve çıkarılması odukça zor. İlk kez Tatvan'daki Anadolu Ajansı muhabiri Berrin Arslan tarafından dikkat çekilen fosil kalıntıları basında büyük yankı bulmuştu. AVAM'dan bir grup genç araştırmacının ziyaret ettiği Mermer işletmesinde sözkonusu fosiller incelendi. Levhalar halinde kesilerek yüzeyleri parlatılmış mermer parçaları üzerinde görülen fosil kalıntılarının, istiridye diye bilinen iki kapaklı bir yumuşakça türü olduğu anlaşıldı. AVAM araştırmacıları, bu tür yumuşakçaların 250 milyon yıldır bilindiğini, dolayısıyla Bitlis'de saptanan mermer yatağının fosil bilimi uzmanlarınca ele alınmaya değer olduğunu belirttiler. |
|

|
| |
İZMİR BELEDİYESİ'NDEN LOUVRE MÜZESİ'NE MEKTUP
(Radikal, 20. 11. 2009)
Fransa'nın başkenti Paris'teki ünlü Louvre Müzesi'nin CEO'su Henri Loyrette'ye bir mektup yazan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Louvre koleksiyonlarında bulunan ‘İzmir'e ait eserler’in İzmir'e geri verilmesini istedi. Başkan Kocaoğlu, bu talebin, özellikle Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri heykellerini kapsadığını bildirdi. Geçen ay ilk kez toplanan İzmir Kültür Çalıştayı'nda görüşülen ‘Louvre Müzesi'nde sergilenen İzmir'e ait eserlerin İzmir'e iade edilmesi girişimi’ konusunda ilk somut adım atıldı. Dünyaca ünlü müzenin CEO'su Henri Loyrette'ye bir mektup yazan Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, bir yandan İzmir'de kurulacak Ege Uygarlıkları Müzesi ile Louvre arasındaki uzun soluklu bir işbirliği için çeşitli önerilerde bulunurken, “Elbette bu işbirliği, Louvre Müzesi koleksiyonlarında bulunan, İzmir kentine ait eserlerin İzmir'e geri verilmesiyle çok daha büyük bir anlam kazanacaktır” dedi. Bu taleplerinin özellikle Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri heykellerini kapsadığını belirten Başkan Kocaoğlu, “İzmir'e ait eserlerin İzmir'e iade edilmesi, uluslararası sözleşmelerin hükümlerine uygun davranılmasının ötesinde, kentimizin arkeolojik ve kültürel mirasına duyduğunuz saygının da kuvvetli bir ifadesi olacaktır. Eserlerin geri verilmesi talebimizin, Türkiye kültürünün önemli çekim merkezlerinden biri olmayı amaçlayan İzmir'deki Ege Uygarlıkları Müzesi ile Louvre arasında gerçekleştirilecek uzun erimli bir işbirliği çerçevesinde değerlendirildiğini de özellikle dikkatlerinize sunmak isterim” diye konuştu.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Loyrette'ye yazdığı mektupta şunları söyledi: “Öncelikle, Fransa'daki Türkiye Mevsimi çerçevesinde müzenizde açılan İzmir'den Smyrna'ya sergisine ilişkin memnuniyetimizi belirtmek isterim. İzmir'de 2006'da açılan sergiyi tamamlar nitelikte olan İzmir'den Smyrna'ya sergisinin, kentimizin Louvre Müzesi ile olan ilişkilerini geliştireceğine yürekten inanmaktayım. Kentimizde kurulacak Ege Uygarlıkları Müzesi ile bu ilişkinin kısa süre içinde uzun soluklu bir işbirliğine dönüşmesi de en büyük dileğimizdir. Bu çerçevede İzmir kenti ile Louvre Müzesi arasındaki işbirliğine temel oluşturabilecek önerilerimizi şöyle sıralayabiliriz: ‘Kuruluş çalışmalarını sürdürdüğümüz Ege Uygarlıkları Müzesi ile Louvre Müzesi arasında, önceden belirlenen bir program doğrultusunda bilgi ve uzmanlık transferinin sağlanması. Müzemizin çeşitli bölümleriyle yürütülecek formasyon programlarının geliştirilmesi. Louvre Müzesi tarafından bize yeniden kazandırılacak eserlere ait özel bir bölümün oluşturulması. Temalı sergiler, gençler ve çocuklar için başta projeler olmak üzere çeşitli alanlarda işbirliği yapılması. Her iki müzede ya da başka kurumlarda yer alacak ortak sergiler hazırlanması.’ Gerçekleşmesini yürekten dilediğimiz bu işbirliğinin, hayata geçirilmesi için görüşmelere hazır olduğumuzu bilgilerinize sunuyorum.” |
|
|
| |
HİTİT MÜZİĞİ KEŞFEDİLİYOR
(AVAM, 20. 11. 2009)
Ankara İtalyan Kültür Merkezi, Türkiye Sivil Toplum Diyaloğu “Kültür Köprüleri” Programı çerçevesinde Avrupa Birliği tarafından 1.665.052 € bütçe ile fonlanan “Kaleidoscop Europe” projesini yürütüyor.
Projeye İstanbul İtalyan Kültür Merkezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), Türkiye Opera ve Bale Çalışanları Vakfı’nın (TOBAV) ana ortaklıklarının yanı sıra Türkiye ve Avrupa’dan birçok önemli kurum destek veriyor.
“Yaratıcılığın Renkleriyle Kültür Köprüleri Kurmak“ sloganı ile yola çıkan Kaleidoscop Europe projesi çerçevesinde Türk, İtalyan, Macar ve Portekizli müzisyenlerden oluşan bir “Hattuşa Orkestrası” kuruldu. Bu kapsamda, Hattuşa etkinliği Anadolu’da İÖ 1720–1190 arasında hüküm süren Hititlerin, dünya kültür yaşamına sunduğu değerleri konu alan atölye çalışmaları ve sergiler ile birlikte senfonik müzik konserlerini sunmaya başladı. İlk kez 16 Eylül 2009 günü Cumhurbaşkanlığı Senfon Orkestrası tarafından tanıtımı yapılan 11 adet Hitit çalgısı, Oğuz Elbaş ve ekibi tarafından arkeolojik belgeler incelenerek üretildi. Hitit müziği ve çalgılarının, Italya, Macaristan ve Portekiz geleneksel çalgıları ile harmonize edildiği “Güneşin Bahçesinden” adlı konserlerin süreceği açıklandı.
Ankara İtalyan Kültür Merkezi'nin 25 Eylül 2009 günlü basın duyurusunu okumak için buraya tıklayınız.
Cihat Aşkın'ın Hitit müziği konusundaki araştırmalara da yer verdiği "Türk ve Avrupa Müziği Arasındaki İlişkiler" adlı konuşma metnini okumak için buraya tıklayınız. |
|
|
| |
İZMİR'DE ALLIANOI ŞENLİĞİ
(AVAM, 15. 11. 2009)
Aralarında Ege Üniversitesi Öğrenci Konseyi, Arkeoloji ve Kültürel Miras Topluluğu (ARKEOEGE), Ege Üniversitesi Ege Meslek Yüksek Okulu, Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü, Ege Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi ve Ege Üniversitesi Çeşme Turizm Otelcilik Yüksek Okulu'nun bulunduğu bir komite tarafından Ege Üniversitesi'nde Allianoi için bir dizi ekinlik düzenleniyor. Düzenlenen etkinlik çerçevesinde 23 Kasım 2009 günü Ege Üniversitesi Kampüsü Prof. Dr. Yusuf Vardar - MÖTBE Kültür Merkezi'nde çeşitli sunumlar, keman dinletisi ve tiyatro gösterisi yapılacak. Komite amacını "İzmir'in tarihi, kültürel ve doğal dokularının özenle korunması gerektiğine dikkat çekmektir... Aynı zamanda bu doğrultuda sizlere görsel bir şölen sunmaktır..." diye açıklıyor.
Detayları görmek için buraya tıklayınız.
Bu arada Allianoi Girişim Grubu İzmir'de Bergama Müzesi önünde bir basın açıklaması yaparak, Allianoi’nin üzerinin mille kaplandıktan sonra Yortanlı’nın suları altında bırakılmasını öngören İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu kararının yürütmesini durduran Danıştay kararı anımsatılarak, “Bugün burada Allianoi’de kazılar yeniden başlatılsın kampanyasını ilan ediyoruz. Allianoi’de bilimsel kazıya izin verilinceye dek, her türlü meşru yolla mücadelemiz devam edecek” denildi.
|
|
|
| |
ERMENİ MANASTIRI ÖNÜNDEKİ CAMİNİN YIKILMASI İSTENDİ
(Radikal, 20. 11. 2009)
Radilkal gazetesinde yayyınlanan G. Özek ve M. Çağlar imzalı habere göre, Van'ın Yukarı Bakraçlı köyünde, "Yedikilise" diye bilinen Ermeni Manastırının önüne birkaç yıl önce inşa edilmiş olan caminin yıkılması istendi. Köylüler, “Köyümüzdeki 1000 yıllık Yedikilise önemli turizm kaynağı olabilir. Bunun için kilisenin yanındaki cami yıkılsın.” dedi. Bu karara cami imamı da destek verdi.
Yukarı Bakraçlı Van’ın doğusunda, Erek Dağı’nın eteklerine kurulu 60 haneli, 500 nüfuslu bir köy. Köyde yer alan Yedikilise manatırı, 8’nci ve 11’inci yüzyıllar arasında inşa edilen bir yapı grubu. Bugün harap haldeki yapılar, köy evlerinin arasına sıkışmış durumda. 1997 yılında yaptırılan bir cami, manastır girişinin hemen önğnde duruyor. Her yıl yerli yabancı çoksayıda ziyatcinin geldiğini söyleyen köylüler, caminin yıkılmasıyla turist sayısının daha da artacağını düşünüyorlar. Caminin ise köyün başka bir yerine inşa dilmesini istiyorlar. Bu düşüncelere köyün imamı da katılıyor ve şunları söylüyor: “Yenisi yapılırsa, eksiklerimiz tamamlanırsa, yıkılmasını istiyoruz. Cami tapuya göre kilisenin hudutlarındadır. Turist çekecekse kilisenin de restore edilip turizme kazandırılması istiyoruz. Avrupa ’dan, Ermenistan’dan gelen var. Binlerce yerli ve yabancı turist geliyor.”
TÜRSAB Van Bölgesel Yürütme Kurulu Başkanı Abdullah Tunçdemir’in konuyla ilgili düşüceleri ise şöyle: “Biliyorsunuz burada inanç turizm çok önemli. Akdamar Kilisesi’nden gelen turistler, Yedi Kilise’ye geçer. Gelenler Yedi Kiliseyi görmeden dönmüyor. Biz de TÜRSAB olarak projeli bir şekilde yeni bir camii yapılıp bu caminin yıkılmasını istiyoruz. Yedi Kilise’nin de restore edilmesi ile Van’a gelenler mutlaka bir gün daha kalacaklardır. Bunun yanı sıra yolunun da yapılmasını istiyoruz. Urartuların önemli bir eseri olan ve Yukarı Bakraçlı köyüne sadece 1 kilometre uzaklıkta bulunan Yonca Tepe Kalesi ile birlikte milyonlarca insan buralara gelecektir.”
Van Müftüsü Nimetullah Arvas ise, kendisine köylülerden henüz kendilerine böyle bir talebin gelmediğini söyledi. Anadolu’da da birçok kilisenin yanında caminin bulunduğunu vurgulayan müftü, ancak gerekirse bu köyde incelemelerde bulunacaklarını belirtti. |
|
|
| |
AVAM 2009-2010 DÖNEMİ SEMİNERLERİ BAŞLADI
(AVAM, 11. 11. 2009)
AVAM 2009-2010 Dönemi Seminer Programı bugün saat 16.00'da AVAM Seminer Salonu'nda Prof. Dr. Yücel AŞKIN'ın yaptığı "Yitik Zaman Peşinde" adlı sunum ve saydam gösterisiyle başladı. Bu dönemki sunumlar her hafta Çarşamba günü, Güzel Sanatlar Fakültesi 2. katındaki AVAM Seminer salonunda, saat 16.00'da yapılmaktadır.
AVAM Yücel Aşkın Buluşmaları adlı etkinliğini de sürdürüyor. İçeriğini AVAM Müdürü ve Eski Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın hazırladığı bu buluşmalar, Cuma günleri saat 16.00'da, yine aynı yerde yapılmaktadır.
Seminer programını görmek için buraya tıklayınız.
|
|

|
|